Talep


Ermeni Soykırımı açısından ön plana çıkan ve üç “T” ile sembolize edilen talep olduğu söylenebilir: Tanınma, Tazminat ve Toprak. Tanınma, Soykırımın tanınması ve böylece diğer taleplere kapı aralanmasıdır. Tazminat, Soykırımın her türlü maddi ve manevi kayıplarını karşılayacak bir meblağın Ermenistan’a veya Ermeni toplumuna ödenmesidir. Toprak ise, Ermenilerin anayurdu olan Doğu Anadolu’nun Ermenistan topraklarına katılmasıdır. Türkiye, her üç talebin de muhatabı olan ulus-devlet konumundadır.

Yerevan ve Gümrü’deki genç Ermenilerin başlıca talebi Türkiye-Ermenistan sınırının açılması zira bunun hem Ermenistan ekonomisi hem de Türkiye-Ermenistan ilişkileri üzerinde olumlu etkileri olacağına inanıyorlar. Görüşmecilerimiz için diğer “resmi” talepler, söz gelimi tazminat ve bilhassa “toprak” talepleri belirgin biçimde geri planda kalıyor. Buna mukabil bazı görüşmeciler için tazminat olmazsa olmazlar arasında zira bu Ermenilerin ekonomik, toplumsal ve kültürel kayıplarını simgeliyor ve Ermenistan’ın uzun zaman önce kaybettiğini düşündükleri gücünü bu sayede yeniden kazanacağına inanıyorlar.

Türkiyeli genç Ermenilere gelince, bu insanlarla ilgili en belirgin olgu, bizatihi varlıklarının, Ermeni-olarak-varolma haklarının ret ve inkâr ediliyor olmasıdır. Dolayısıyla Türkiyeli Ermeniler için  tanınma talebi özünde varoluşsal bir temele dayanır. Bu insanlar için tanınma, salt soykırımın değil, Ermeni-oluşlarının, yani varlıklarının tanınmasıdır ve ancak bu sayede korkmadan yaşayabileceklerini düşünmektedirler. Türkiyeli Ermeniler tüm bu nedenlerle tanınma talebini devletten çok birlikte yaşadıkları Türklere yöneltmektedir.  Tazminat ya da toprak talebi de yine simgeseldir ve Ermeni-olarak-varolma haklarının tanınmasına dayanır.

Saha çalışmalarımızdan yola çıkarak Ermeni gençlerinin Soykırıma yönelik talepleri üzerine karşılaştırmalı bir tablo ortaya koymaya çalıştığımızda belirtmemiz gereken ilk nokta, “tanınma” talebinin tüm coğrafyaları kat eden ortak talep olduğudur. İster doğrudan Türkiye’nin Soykırımı tanımasını talep edenler, ister zaten tazminat ya da toprakların iadesinin tanınma anlamına geleceğini düşünenler, isterse de tanınmadan başka bir talebi olmayanlar olsun; tüm sahalarda inkarın sonlanması başat unsur olarak tespit edilebilir.

Öte yandan Ermenistan, aynı zamanda, “tazminat” talebine yönelik vurgunun en yoğun gözlemlendiği saha olarak da karşımıza çıktı. Burada rol oynayan faktörün, Ermenistan hükumetinin ekonomik alandaki politikalarından duyulan tatminsizlikle beraber okunduğunda, gelecek kaygısı olarak yorumlanması mümkündür. Nitekim Ermenistanlı gençler, her ne kadar ülkenin içinde bulunduğu ekonomik buhranları Soykırım ile ilişkilendiriyor olsa da, Sovyet rejimi sonrasında bağımsız cumhuriyetin kurulumunda yaşanan iktidar odaklarındaki değişimin de bir o kadar önemli olduğuna dikkat çekiyorlar.

Lübnan açısından bakıldığında ise ağırlığın “toprak” talebine kaydığı belirtilebilir. Tehcirin son güzargahı olan ve bu sebeple çoğu “yakın” coğrafyalardan (Adana, Antep, gibi) gelen hemşehri Ermenilerin belleğinde memleketlerinin anıları oldukça güçlüdür; hem maddi, hem de manevi bağlılık içerisinde gelişen bu ilişki gençlerde kendini toprak talebi üzerinden gösterir. Lübnanlı Ermenilerde aynı zamanda köken ve geçmiş ile kurulan bağın bu kadar güçlü olması, anayurtla birleşme arzusunu kuvvetlendiren bir etken olarak da yorumlanabilir. Diğer sahalarda toprak talebi Soykırımın tanzimi üzerinden değerlendirilirken, Lübnan özelinde gözlemlediğimiz eğilimin tam da bu arzuyla ilişkili olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye’ye gelindiğinde ise “özür” meselesinin en çok vurgulandığı saha olduğunu söylemek mümkündür. Diğer sahalardan farklı olarak Türkiye’de “özür”, neredeyse “tanınma” talebinin yerine geçebilecek kadar güçlü bir talep olarak karşımıza çıkar. Nitekim özrün anlamı, daha önce de bahsettiğimiz gibi, uzun bir sessizliğin ardından nihayet sesine ve gücüne kavuşmuş bir topluluğun tanınması aracılığıyla geçmişle hesaplaşma ve barışma sürecinin ilk adımı olmasıdır. Buradaki beklenti, düşmanlığın ve ayrımcılığın son bulup, beraber yaşama umutlarının yeşerebileceği manevi bir zeminin yaratılması olarak kendini gösterir.

Türkiye ve Ermenistan sınırının açılmasıyla ilgili talepler ise ağırlıklı olarak bu iki ülkede gerçekleşen saha çalışmalarında karşımıza çıktı. Sınır, hem siyasi, hem ekonomik, hem de toplumsal alışverişin önündeki önemli bir engeli olarak iki ülke arasındaki kopukluğun somutlaşmış hali gibidir. Öte yandan sınırın anlamı ne taraftan bakıldığına göre değişebilmektedir: Türkiyeli Ermeni gençler sınırı diyaloğun önündeki bir engel olarak görürken, Ermenistanlı gençler için bu sınır “düşmanları” dışarıda tutan bir araç haline de gelebilmektedir. Çok genellenebilir olmasa da bu farklılaşma, iki ülke toplumları arasında doğrudan bir temasın ne kadar zaruri olduğuna işaret eden bir nokta olarak okunabilir.

Son olarak kültürel kolektif mirasın korunması, iade edilmesi ve onarılmasına yönelik taleplerin gene bütün saha çalışmalarında görünür olduğu, fakat en güçlü olarak Türkiye’de kendini gösterdiği söylenebilir. Bu durum, büyük ölçüde Türkiye’de Ermeni varlığının ve geçmişinin reddedilmesi, başka bir deyişle “inkar siyaseti” üzerinden yorumlandığında anlaşılabilmektedir. Öte yandan diğer sahalarda gözlemlenen kültürel mirasa yönelik talepler, çoğunlukla toprak talebine gerçekçi bir alternatif olarak, kökenleriyle yeniden bağlantı kurabilme arzusunun bir tezahürü olarak gözlemlenmiştir.